30 Aralık 2014 Salı

Alfred'le nutkum I


Dünyanın en zor şeyinin üniversite sınavına hazırlanmak olduğunu düşünerek nasıl da yanılmışım. Hayatın beş şıktan ibaret olduğunu zamanlarda en azından bir şeyi doğru yaptığında karşılığını alabiliyordun. Çalışmakla oluyordu her şey. Şimdiyse yüzlerce farklı etken var başarıyı etkileyen.

1) Yurtta hayatta kalmak.
Benim gibi armut piş ağzıma düş'çülere kötü bir haberim var. Her zaman anneciğiniz yanınızda olmayacak. Çok alışmayın o rahatlığa. Çamaşırdan tut, bulaşığa, ütüye kadar her şeyini kendin yapmak zorundasın. Hele de benim gibi yemekhanenin çooook uzakta olduğu bir yurtta kalıyorsan aç kalmayı, yemek yapmayı öğrenmek zorundasınız. Mecbur. Tamam şu an o günler çok uzak geliyor ama psikolojinizi buna hazırlayın... Yoksa benim gibi dört ay da geçse hala geri dönme hayalleri kurarsınız.

2) Ders çalışma ortamı yaratmak.
Unutmayın ki yurtta yalnızca siz kalmıyorsunuz, onlarca insanla paylaştığınız bir ortam orası. Sabahın köründe dersinizin olması yalnızca sizin sorununuz ve yan odadaki kız erkek arkadaşından ayrıldıysa, onu dinlemek zorundasınız. Kalkıp da "Ya ben sabah erken kalkacağım, azıcık insaf..." deseniz de çok umurlarında olacağını düşünmeyin. Hadi onu susturdunuz, e kaldı mı bu defa alt kat. Hiçbir zaman herkesi susturmak mümkün olmayacak. Bu yüzden alışsanız iyi olur...

3) Omzuna yaslanıp ağlayacağınız hocalar artık yok.
Herkesin lise hayatında o hocası olmuştur. Her derdinde koştuğu, sarılıp ağladığı ve saatlerce dertleştiği. O hocayı üniversitede bulmak çok zor. Bulsanız bile hiçbir zaman size ayıracak yeterli vakitleri olmayacak... Olacak, yaratmaya çalışacaklar; ama onları da engellemek istemeyeceksiniz.

Ama bunun haricinde dünyanın da en özgür ortamlarından birisi. Mesela ben lise hayatım boyunca eve hiç geç gitmemiştim. Sokakların 10'dan sonra kapatıldığını falan düşünürdüm. (abartı tabi)
Ama şimdi saat 9-10 erken geliyor neredeyse. Tamam abartmayayım; ama yine de çok sorun etmiyorum o saatlerde dışarıda olmayı. Hatta eğlenceli gelmeye başladı diyebilirim. Tek sorun sigara içmeyen birisi olarak, sigara içilen ortamda durduktan sonra tüm üstüm başımın küllük gibi kokması...



Mermeow.


Hayatımda pek çok zor dönem oldu; ama sanırım kendimi en güçsüz hissettiğim, en üstesinden gelemeyeceğimi düşündüğüm zaman bu aralara denk geliyor. Sanki yürüyen kara bir bulutum da etrafıma korku salıyorum gibi. Sadece etrafıma olsa iyi, kendimi korkutuyorum. Bir insan aynada kendisine bakmaktan korkar mı? Korkuyormuş. Yüzüme baktığımda aklıma gelenler öylesine zedeliyor ki kişiliğimi bakmak istemiyorum. Elbette üstesinden gelinmeyecek sorunlarım yok tabi; ama insan tablonun içindeyken tüm resmin farkında olamıyor. Ya da çerçevenin nerede biteceğini kestiremiyorsunuz.
Öyle bir dönem işte bu da. Gelir geçer umarım. Belki de bunun sebebi ailemden ilk kez ayrılmış olmam, ki bu bile bence yeterli bir bahane değil, ya da yalnızlık. Eski alışanlıklara geri dönme isteği vesaire.
Tek bildiğim eski halimi kıskandığım. Kıskanmakta yeni bir çığır açtım muhtemelen ve kendi kendini kıskanan ilk insan oldum… Narcissus’u bilirsiniz hepiniz, hani Olimpos Tanrıları onu cezalandırdıktan sonra su içmek için eğildiği dere kenarında kendi yansımasını görüp aşık olan ve günlerce yemek yiyemeyip, su içemeyen sonra ölen mitolojik karakter. Ailem beni ona benzetirdi işte. Önceden. Kendime aşıktım. Cidden, büyük sorunlarım yoktu öyle. Ama bu iki senede, gerek kilo almış olmam olsun, gerek dikkatimi bir işe odaklayamamak olsun çok değiştim.
Ama düzelecek.
Değil mi Alfred?
Mermeow.

İradesinsin Alfred!


Hiçbir zaman bir şey için karar alıp da o karara sonuna kadar uydum diyemedim. Neden böyle hiçbir fikrim yok. İnsanlar alkol, sigara bağımlılıklarından kurtulurken benim cips yemeyi bırakacağım demem neden hiç etkili olmuyor? Altı sene önce geçirdiğim -ağır- bir mide rahatsızlığından sonra, ki hala devam ediyor, cips yemeyi kesinlikle bırakıyorum demiştim. Ama şimdi bakın bir de bıraktım mı? Hayır. Öyle ki spor yapıp peşine cips yiyen bir insanım. Bu nasıl büyük bir çelişki! En kötüsü de fark ettim ki bu iradesizlik yalnızca yemek anlamında değil, hayatımın her alanında böyle. Ne zaman bir karar alsam ve onu uygulayacağımı söylesem en fazla iki ay sonra eski halime dönmüş oluyorum.
“Asla mesaj atmayacağım.” – Attım.
“Kola içmek yok bundan sonra.” – İçtim.
“Saatlerce dizi izlemeyeceğim.” – İzledim.
“Bu kadar güvenmeyeceğim.” – Güvendim.
“Takıntı haline gelmeden bırakıyorum.” – Bırakamadım.
Böyle olmak gerçekten hoşuma gitmiyor ve değişmek için artık bir şeyler yapmak istiyorum. Bir anlaşma yapmak istiyorum kendimle ama nasıl bir anlaşma… Bundan sonra hiç cips yemeyeceğim çok etkili olmuyor bunu fark ettim. En azından her günden haftada bir taneye mi düşürsem ki? Nasıl bir fikir bu acaba, sanki güzel gibi. Önce haftada bir, sonra iki haftada bir falan. İyi fikir.
Mermeow.

YİNE Mİ SEN ALFRED


İnsanın kafasının içinde sürekli gezinen ve başka bir düşünmesine engel olan nedir? Kurtlar. Minik kurtlar gibi… Gece tam uykuya dalmadan önce gelirler ve esaretiniz başlar. Uykuya uzun ve hüzünlü bir vedadan sonra güneşi görene dek rahat yoktur size. Peki biz onları sabahlara kadar düşünürken onların hayatında ne kadar yerimiz var? Bence hiç.
İnsanlar son zamanlarda anı yaşıyorlar, belki de ben zamanın gerisindeyim; ama doğru olanın bu olduğuna inanıyorum. Bir kişiye değer vermek, sadece sevgi-aşk manasında da değil insan olduğu için değer vermek, ancak bu şekilde olur diye düşünüyorum. Birkaç dakikanızı geçirmek için birilerini kullanmak yanlış. Kimse bana bunu savunamaz. Acaba giderek daha mı çıkarcı oluyoruz? Büyük şehirler mi yoksa ekonomi mi bizi bu hale soktu? Metro durağında daha insanlar inmeden binmeye çalışmamızda bile bu var. Kimsenin birbirine toleransı kalmamışken ütopyadan bahsediyorum sanırım…
Bazen çok mu safım diye düşünmeden edemiyorum, nedir bendeki bu insanlara güvenme hastalığı. Hayır, bir de şöyle bir sorunum var ki çoğu kişiye anında güvenemem. Güven benim için geç oluşan bir şeydir; ama bazen sanki aklımı kaybediyorum ve saniyeler içinde kendimi teslim edip sonsuz bir güvenle bağlanıyorum ufacık bir hayale. Böyle bir dünyada gereksiz düzeye ulaşmış güvenle kırılmamak imkansız elbette…
Anlayamıyorum.

Geçmişe Dönen Alfred

*long long time ago,
far far far far away*
Eğer film olsaydı hayatım, eminim ki filmin en can alıcı sahnesi bu olurdu diye düşündüm. Yağmurun altındayım, gece, buz gibi bir soğuk. Sadece sokak lambalarının ışığı, rüzgarın sesi ve ben varız. Yürüyorum, yürüdükçe sanki acıdan kaçabilecekmişim gibi kendimi kandırıyorum. Kalbimi söktü aldı, bencilce, hoyratça değerlimi aldı benden. Hiç geçmeyecek gibi geliyordu başlarda. Sanırım, kalbimi bıraktığım yerden uzaklaştıkça uzak bir hatıraya dönüşüyor tüm olanlar. Kendimi toparlıyorum bir süre sonra. Ama sonra tüm o bakışların, gülüşlerin yalan olduğu aklıma geliyor ve “acı” yeniden kazanıyor.  Sanki ciğerlerimin üzerinde kocaman bir gülle gibi. Nefes aldıkça canım yanıyor, yürüdükçe konuştukça canım yanıyor. Hiçbir şey istemiyorum. Sadece ağlamak, krize girene kadar ağlamak istiyorum… Sanki kendime gelmem gerektiğini işaret edercesine büyük bir gürültüyle yıldırım düşüyor denize. Belki onun korusundan belki de artık gücüm kalmadığı için yere yığılıyorum. Rüzgâr bardaktan boşanırcasına yağıyor. Rüzgâr damlaları yüzüme değdikçe yavaş yavaş kendime geliyorum ve nefes almaya çalışıyorum. “Neden ben Allah’ım? Neden? Bu acı dayanılmaz! Yapamıyorum, gücüm yok” diye haykırıyorum. Hiçbir karşılık yok… Adalet olduğuna dair inancımı yavaş yavaş yitiriyorum. Tam o sırada telefonum çalıyor… Lanet olsun ki ne zaman istesem kayıptır ve şuan cebimde çalıyor. Arayan Eylül, sesimi duyarsa kesin anlar durumumu diye düşünerek her zaman yaptığım ve en iyi yaptığım işi yaparak yüzüme “Mutluluk” maskemi geçiriyorum ve o anda her yer tozpembe oluyor. Zaten hayat tiyatro sahnesi değil mi? O zaman kesinlikle ben en iyi oyuncuyum.

Plankton Alfred



Yolda normalde yalnızca kaldırıma bakardım ben... Şimdiyse, o yüzü görmek için yanımdan geçen herkese dikkatle bakıyorum. Bazen gözlerinin içine bakıyorum ki, sanki ruhlarının içini görüyorum. İnsan bazen merak ediyor neden böylesine kapılıp gittiğini. Sanki ufak bir planktonum ve akıntılardan birisine girdim yanlışlıkla.
Şöyle bir şey düşünün:
Etraf kapkaranlık sanki, sanki bir anda yağmur yağmaya başlayacak ve siz sırılsıklam olacaksınız. Ama ufacık bir sözcük bile o havayı değiştirebiliyor. Bi' anda güneş doğuyor, çiçekler açıyor. Çok farklı bir his Alfred bu. Gerçekten. Yer çekimi diye bir şeyin kalmadığı bi' evrenden bahsediyorum sana. Yer çekmiyor ki, o çekiyor yalnızca.